31 Mart 2009 Salı

Golf Nedir?

Golf sporuna genel bir bakış atalım istedim. Herkes soruyor nedir ne değildir diye. Basit bir şekilde anlatayım:


açık havada ve doğal bir çevrede her yaşta oynanabilen golf,teknik konsantrasyon,pratik düşünce ve görgünün diğer spor dallarında zor rastlanan bir bileşimidir.


peki nasıl oynanır:

golf iki,üç ya da dört kişilik gruplar oluşturularak oynanan bir oyundur. 9 delikli olan akedemi sahasında yeni başlayanlar ve orta dereceli oyuncular uzun ve kısa vuruş çalışmalarıyla deneyim kazanırken esas oyun alanı 18 delikli olan şampiyona sahasıdır.şampiyona sahası 3 par'lık (vuruş'luk) 4 delik,4 par'lık 10 delik ve kalan 5 par'lık 4 delikle beraber standart par 72 oranıyla tamamlanır. her deliğin teeing denen bir başlangıç noktası ile fairway adı verilen ve delik boyunca uzayan genişçe biçilmiş bir çim alanı vardır. fairway green denilen hedef alanında sona erer.golf oyunu 18 delikte oynanır.her delikte başlangıç noktasından bitiş noktasına kadar yapılan vuruş sayılarının toplamından sahanın standart par (vuruş) sayısı düşülür.aradaki fark oyuncunun handicap sayısını verir.golf otununda amaç,her deliği vuruş sayısında veya altında tamamlanmaktadır.ancak bu yalnızca profesyonel golf oyunları için geçerlidir.amatör golfçüler arasında sahanın standart parına ilaveten erkeklerde vuruş sayısı 28 veya altı kadınlarda ise 36 vuruş sayısı veya altını tamamlayabilenlere handicap sertifikası verilebilmektedir.


Sahayla ilgili biraz bilgi verecek olursak:


Her birinde başlangıç (tee), orta (fairway) ve yeşil (green) bölümlerinin bulunduğu golf alanlarından dördü 200 m’den kısa, 14’üyse 200–500 metre uzunluğundadır. Başlangıç vuruşunda top golf pimi üzerine konur. Bu noktadan deliğe kadar olan mesafe 228 metreye kadarsa delik 3 vuruşluk (3 puanlık), 229–434 metre arasındaysa 4 vuruşluk, daha uzunsa 5 vuruşluktur.


Dünyanın en zor 4. sporu olduğu söylenir, ciddi bir strateji oyunudur.

23 Nisan 2008 Çarşamba

Nasıl Keman Çalınır? (devamı...)

Teşekkürler ekşi sözlük...
13) la telinde parmakların dizilişi öğrenilir. Hangi notaya hangi parmakla basılacağı öğrenilir. Önce tüm do'lar diyez, diğer sesler natureldir. Daha sonra orta parmak işaret parmağına dayanır, do'lar naturel olur.
14) Diğer tellerin de aynı şekilde tutulduğu öğrenilir.
15) Önce tek bir tel üzerinde çalışılır. Karışık parçalara geçiş zaman alacaktır. sabretmenin nasıl bir şey olduğu öğrenilir.
16) Mi teli çok incedir. Parmakları en fazla nasır o telde çalışırken tutar.
17) Sol teline uzanmak zordur. kol da en fazla o telde ağrır.
18) Re ve la tellerinde diğer tellere yayı sürtme olasılığı çok fazladır. dikkat etmek gerekir.
19) Karışık parçalara geçildiğinde müthiş zevk alınır. Si minör konçertodur, 40. senfonidir, menuetlerdir, mozarttır, beethovendır...
20) Acı bir gerçek vardır. Daha sadece tek pozisyon öğrenilmiştir. Daha ikisi vardır, üçü vardır...
21) Pozisyonları öğrenmek ve bunlara bir derece hakim olmak başarıldığında 850 euro'dan başlayan yarı-profesyonel kemanı almaya hak kazanılmıştır. Eğer istenirse 100 dolar olan pearl river'lardan da alınabilir, ama diğerlerinin tadı başkadır.
22) Paganinni'nin 24 caprices'larını çalmayı denediğinizde vanessa mae veya itzhak perlman olmanın çok zor olduğu öğrenilir.
23) Bir süre sonra tercihe göre klasik müzik bırakılır, apocalypticaya özenilir. Metallica şarkılarının vokalleri çalınır, beatles çalınır, californication çalınır. Abartılıp misket de çalınabilir
24) İnsanların "oha lan napıyo kemanla" deyişi büyük bir keyifle izlenir.
25) Asla ve asla uzun süreli ara verilmez, aksi taktirde parmakların hareket ettirilişi sırasında çok zorluk çekilir.
26) Yaydaki teller birer ikişer koptuğunda telaşlanılmaması gerektiği öğrenilir. belli bir noktaya kadar idare edecektir. Yetmediği yerde yeni yay alınmasını gerekmediği de öğrenilir. Yaya tel taktırma gibi bir seçenek de vardır. İstenirse -para varsa- at kuyruğundan teller takılabileceği gibi daha ucuz bir malzemeden de yaptırılabilir.
27) Akort için kulakların yetmediği yerde, tınıyı ayarlamak amaçlı, fix denen vida gibi şeylerin kullanıldığı öğrenilir.
28) Maddi durumlar iyi olmadığında, eğer eşik enine ortadan ikiye ayrıldıysa bu iki parçanın yapıştırılıp kullanılabileceği ve basit bir konserde de rahatlıkla bu şekilde idare edilinebileceği öğrenilir.
29) Pek çok müzik aleti için geçerli olan sıcak-soğuk ortam değişikliklerinde akort kolaylıkla bozulabileceğinden bu konuda hassas olunması gerektiği öğrenilir.
30) Çalarken kemanın içinden geliyormuş gibi duran tuhaf bir sesle beraber hafif titreşim hissedildiğinde bunun kemanın üzerindeki tozlardan kaynaklanabildiği ve kemanın da arada bir tozunu almak gerektiği öğrenilir.
31) İlk keman, keman satan her yerden alınabilecekken, yarı profesyonel veya profesyonel keman bulabilmek için bayağı kasmak gerektiği öğrenilir. Çin malı, fabrikasyon pearl river'ı ikinci keman olarak istemeyen kişi hem 850 avroyu gözden çıkarmalı, hem de biraz dolaşmalıdır.
32) İlk kullanılacak kitap genellikle ömer can keman metodu 1'dir. Daha sonra suzuki violin methoddan minuet'ler gavotte'lar, go tell aunt bilmemneler çalınır. En sonra ömer can keman metodu 2'ye geçilir, böylece ilk pozisyon tamamlanmış, 2. pozisyona başlanmış olunur.
Bu yazıyı çocuğuna bir müzik aleti çalmayı öğretmeyi düşünen ebeveynlere ithaf ediyorum..

20 Nisan 2008 Pazar

Nasıl Keman Çalınır?

Genelde anne babalar oğlum kızım gitar çalsın, klavye çalsın derler ancak bence çocuğunuza keman öğretmek yapılacak en güzel iştir. Ki bazı ebeveynler vardır ki şöyle bir hipotez atarlar ortaya; "orgun nesi var, bütün sesleri çıkarıyor, istersen keman sesi de verir" derler; ki bu beni ayrı diyarlara götürür.

Keman çalmayı öğrenmek ise dünyanın en nankör, en narin, en kibar, en duygulu müzik aletlerinden birini öğrenmektir. başlamadan önce bunun geçici bir heves olmadığına karar vermek gerekir. Azim ve sabır gerektiren bir süreç olduğundan maymun iştahlı bünyelerin üzerinde uzun uzun düşünmesi gerekir. Yapılmak istendiğinden tamamen emin olunduktan sonra:

  1. "ben hemen gideyim kemanımı alayım" denilmez. gidilip iyi bir kursa yazılınır veya hoca bulunur.
  2. kemanı almak için minimum 100 dolar gözden çıkarılır. Ancak bu 75 dolarlık keman fazlasıyla dandik olacağından tavsiye edilen iki üst modelden başlayarak seçim yapmaktır, yani sonuç olarak hocanın tavsiye ettiği kemanı almakta fayda vardır.
  3. Yine de size bir link vereyim ben: http://www.mydukkan.com/urunler.asp?gid=44
  4. Ama şunu da söylemek lazım; önerilen boyuttaki keman, önerilen yerden alınır.
  5. Hoca tarafından verilen direktifler doğrultusunda reçinenin yarısı ufak ufak parçalanıp yaya sürülür, ta ki yay yapış yapış olana kadar. Daha sonra tek parça halinde olan yarısı minimum 100 kez tellere yukarı aşağı sürülür. Aynı işlemler yaydaki tellerin arka kısmına da uygulanır.
  6. "akort yapıcam" diye kasılmaz. Yaklaşık bir 3 ay için bu iş hocanındır. Aksi takdirde bir ay içinde 2 takım tel heba olabilir, yazıktır günahtır, milli servettir.
  7. Önce yay çekmek değil, kemanın nasıl tutulacağı da değil, keman yastığının nasıl takılacağı, hangi telin hangi sesi çıkardığı öğrenilir. Keman yastığını takarken daha kalın olan kısım sola gelecek şekilde takılır.
  8. Kemanın nasıl tutulacağı öğrenilir. Keman omza yatırılır -tam tepesine değil tabi ki, biraz öne kaydırılır-. Ucu havaya kaldırılmaz. Vücutla 90 dereceye yakın bir açı yapması sağlanır. Yanak da çeneliğe tamamen yapıştırılmaz. Adı üstündedir; çeneliktir.
  9. Yay çekmeyi öğrenirken tellere dokunulmayacağı, kemanın aşağıda kalan kısmının avuçla tutulacağı öğrenilince hayal kırıklığına uğranır.
  10. Yayın tutuluşu öğrenilir. parmakların ve bileğin kasılmaması gerektiği akla kazınır.

  11. Yayın nasıl çekileceği öğrenilir. Kol değil, daha çok bilek hareket edecektir. Yayı sonuna kadar çekme zorunluluğu yoktur. Aşağı doğru kol tamamen -180 derece- açıldıktan sonra yay çekilmeye çalışılmaz. Yoksa yay siyah kısma kayacaktır. Çok yanlıştır, aman haa...
  12. Başlarda gacır gucur sesler çıkar. Gerekirse diğer üç tel çıkarılıp sadece la telinde yay çekilir. Diğer tellere sırayla geçilir.
  13. Boyun ağrır. Kol yorulur.

Devamı gelecek...





15 Nisan 2008 Salı

Resesyon Döneminde Etkinliği Artırmak

Bir resesyona girerken hizmet düzeylerini etkili bir şekilde nasıl korursunuz?

Ekonomi ne kadar kötüye giderse gitsin şirketinizin müşterilerle ilişkileri bundan ya hiç etkilenmemeli ya da en son etkilenmeli.
Bunun yerine, bir sonraki yükseliş dönemi başlayana kadar, mümkün olduğunca uzun bir süre boyunca organizasyonun derinliklerine, yağların birikmiş olduğu noktalara odaklanılmalı. Çoğu insanın kendi işletmelerinde herhangi bir yağ birikmesinin olmadığını ve kısıntıların kaslardan yiyeceğini düşünebileceğini biliyoruz. "Geçtiğimiz birkaç yıl boyunca öylesine bir rekabetle karşı karşıya kaldık ki, daha fazla zayıflayamayız" diye düşünüyorlar.

Ama yapabilirsiniz ve yapacaksınız. Çünkü birikmiş yağlarınız var.

Gerçekten de fiilen tüm şirketler, geçtiğimiz yıllardaki sürekli büyüme sayesinde yağ biriktirdi. Buna "iyileşmeden kaynaklanan şişmanlama sendromu" denilebilir.

Ne denirse densin, bu yeni bir şey değildir ve kaçınılmazdır. Bir lider olarak önünüzde duran zorlu görev, birikmiş yağları bulmak için öncelikle nerelere bakmanız gerektiğini bilmektir.

Bu konuda sayısız ipucu bulabilirsiniz. Şirket merkezinizdeki otoparkta yer bulma sıkıntısının artması bunlardan biridir. Şirketlerin yemekhanesindeki kuyrukların uzaması da bir başkası...

Şirket merkezlerinin hiçbir şey yapmadığını ve satmadığını herkes bilir. Bunlar yalnızca genel gider üretir.

Ama iyi zamanlarda özellikle şirket merkezlerindeki kadrolar artma eğilimi gösterir. En son yöneticilik modalarına uygun yeni sayılardan başka bir şey üretmeyen veri toplayıcaların, rapor yazıcıların, program analistlerinin ve benzerlerinin sayısı artar.

Ar-Ge bölümleri bile aşırılıklara karşı bağışık değildir. Büyüme dönemlerinde yöneticiler zorunlu olmamakla birlikte gelecek vaat ettiği düşünülen her türden projeye para aktarılır.

Resesyon yaklaşırken, öncelikleri çok katı bir şekilde belirlemeye başlamak gerekir.

Benzer şekilde, işler iyi giderken işletmeler daha fazla danışmanlık hizmeti alır. Danışmanları kötülemek istemiyoruz: Açık şekilde tanımlanmış projelerde yararlı olabilirler.

Ama yağlardan arınma göreviniz, her bir sözleşmeyi dikkatlice incelemenizi gerekli kılıyor. Eğer şirket dışından insanlar aldıkları paranın karşılığını yeterince üretkenlik olarak artışı ve yaratıcılık getirerek ödemiyorsa, onlara yapılan aylık ödemelere son vermenin zamanı gelmiş olabilir.

Bir noktaya daha açıklık kazandıralım: süreç içinde acı verecek kısıntılara gidilmeyeceğiniz söylemiyoruz. Her resesyonun gerçek ve acı veren bir faturası vardır.

Ama uzun büyüme çevrimleri sırasındaki doğal tombullaşma eğilimi nedeniyle, biriken tüm yağlardan kurtulana kadar bir hayli zaman geçecektir.

Bu süre boyunca liderler hep her şeyden ksımak zorunda kalmayacak ve dolayısıyla kısılmaması gereken harcamalara dokunulmayacaktır.

Müşterilerinize odaklanmaya devam edin. Rejimde olabilirsiniz, ama onların bunu bilmesi gerekmez.



11 Nisan 2008 Cuma

Bir New York Rüyası

Prof.Dr.Oktay Sinanoğlu'nun "Bye Bye Türkçe" adlı kitabından alıntıdır...

Bir yaz günü uyuyakalmışım. Kendimi, rüyamda, önceleri epey vakit geçirmiş olduğum New York şehrinde buldum. Aradan uzun yıllar geçmiş, 2050’li yıllara gelmişiz. Broadway’den aşağı yürüyüp meşhur “Times Meydanı”na vardım. Gözlerim aşina olduğum koskoca Amerikan sigarası, Amerikan arabası reklamlarını arıyordu. Evet, gene o kocaman, dev bina büyüklüğünde reklamlar vardı. Fakat hayret, gözlerime inanamayıp bir daha baktım. Bir ulu binanın tüm yüzünü kaplamış dev levhada Türkçe olarak (!) “Nefis Rize Çayı. İşte Hakiki Çay” yazıyor, yazının yanında lâle biçimli, ince belli cam bardakta tavşan kanı bir çay resmediliyordu. Sadece en dipte küçücük harflerle İngilizce olarak “Drink-Real Tea” eklenmişti.

Caddede sağıma soluma bakınarak biraz daha ilerledim. Dükkanların isimleri dikkatimi çekti. “Rahat Shoes”, “Dilber Giyim Fashions”, “Sultan Ahmet Leather”, “World Gezim” gibi yarısı Türkçe, yarısı İngilizce isimler çoğunluktaydı. Bir de Türkçe “Merkez” lâfı, iyiden iyiye İngilizce “Center” sözcüğünün yerini almış görünüyordu. Büyük, görkemli bir binanın üstünde yanıp sönen ışıklarla Türkçe olarak “Alışveriş Merkezi” yazılıydı. “Car Merkezi”, “Flower Merkezi”, “Furniture Merkezi”, “Hair Merkezi”, merkezi de merkezi, her yanda almış gidiyordu.

Az ötede bir gazete, dergi bayiine rastladım. Amerikan basın hayatında acaba nasıl gelişmeler olmuş diye bir göz attım. Hatırladığım Amerikan dergileri yerine yepyenileri çıkmıştı. Kağıtları daha da parlak, renkleri daha da canlı idiler, ama garip, galiba hepsi Türk dergileri idiler, çünkü adları Güncel, Hareket, Vurgu, Hanım Kız, Görüntü gibi Türkçe adlardı. Birkaç tanesini karıştırdım. Yooo, bunlar, Amerikan, İngiliz dergileriydi. Ancak içlerinde kullanılan dil çok tuhaftı. Mesela, İngilizce güzelim media lafı dururken pek sık basın-yayın sözü geçiyordu. Bir de Türkçe seçenek lafına anlamlı anlamsız ne çok rastlanıyordu öyle. Pek açık seçik, keskin bir sözcük olmamakla beraber, İngilizce alternative’e ne olmuş sanki. “Anlaşılan Amerika’da Türkçe sözcükler kullanmak moda olmuş” diye düşündüm. Acaba niye? Yoksa kullananlara Anglo-Sakson oldukları için bir aşağılık duygusu mu gelmişti? Nasıl olur? Daha yüz yıl önce büyük bir devlet olan Amerika’ya, onun da kökeninde olan eski imparatorluk İngiltere’sine nasıl aşağılık duygusu gelirdi? Belli ki bu Türkçe sözcüklerle bazı yazarlar kendilerine bir üstünlük havası vermeye çalışıyor, bazıları da pek iyi kavramadıkları konularda, halklarının anlamadığı yabancı Türkçe sözcükler arkasına saklanıyorlardı.

Böyle düşüncelerle dolaşıp dururken yorulmuşum. Üstünde “Jimmy’s Kahvehanesi” yazılı, şemsiyeli masaları sokağa taşmış sakin bir yer gördüm. Girip bir masaya oturdum. Gelen görevli Türk olduğumu öğrenince arsız arsız sırıttı, bir iki kelime Türkçe bildiğini gösterme çabasına girişti. Kola yokmuş, ithal malı soğuk bir Susurluk marka ayran getirdi.

Ayranımı içip dinlenirken yandaki masalar dolmaya başladı. Pek yer kalmamıştı. Tam o sıra, genç, iyi giyinmiş, efendi görünüşlü, belli ki onurunu yitirmemiş biri masama yaklaştı. “Affedersiniz, yer kalmamış, buraya oturabilir miyim?” dedi. “Hay hay, buyurun” dedim. Oturdu. Kahvesi gelirken havadan sudan konuşmaya başladık. İrlanda asıllıymış, anası babası; kendisi okul çağındayken Amerika’ya göç etmişler, okuyup doktor olmuş. Bilimden, tıptan sonra da edebiyattan epey sohbet ettik.

En sevdiği yazar 1970’lerde güzel sahne oyunları yazmış olan İrlandalı Brian Friel’miş. Onun “Tercümeler” adlı bir oyunundan bahsetti. İngilizlerin İrlanda’yı işgal ettikleri zaman yaptıklarını temsil ediyormuş. Özellikle İrlandalıların kendi köklü, İngilizce’den çok daha eski, zengin dilleri Gaelik’i yokedip yerine İngilizce’yi koymakla, İngilizlerin nasıl İrlanda’yı sonsuza dek boyundurukları altında tutmak istediklerini anlatıyormuş.

O ara lafa karıştım. “Özür dilerim ama birşey soracağım. Buraların yabancısıyım. Gelince dikkatimi çekti. Dükkân levhaları, dergi adları falan hep Türkçe olmuş, Amerikan dilinde birçok Türkçe sözcük kullanılıyor. Kırk yıl önce gene gelmiştim, o zaman hiç böyle birşey yoktu. Bu nasıl oldu? Amerika’ya ne olmuş böyle?” dedim.
Biraz durdu, yüzünü hüzünlü bir ifade kapladı. “Ah sorma” dedi, “İrlanda’nın yüzelli yıl önce başına gelen şimdi de Amerika’nın başına gelmeye başladı. ƺu farkla ki bu sefer Türkler (Türk olduğumu farketmemişti anlaşılan) aynı işi yaptırıyor. Biliyorsunuz, yirmi birinci yüzyılın başlarında Bağımsız Türk Devletleri Topluluğu dünyada büyük bir iktisadi güç oluşturdular. Kendi zengin hammadde ve neftyağı kaynaklarına sahip çıktılar. Yetiştirdikleri çalışkan ve atılgan gençlik kendi dil, tarih ve derin Asya kültürüne sarılıp ondan aldıkları manevi güçle bilim ve teknikte de çok ileri gittiler. Çeşitli Asya, Orta-Doğu ve Güney Amerika ülkeleri ile sıkı sınai, ticari ilişkiler, yeni gümrük birlikleri kurdular. Onlar zenginleştikçe Avrupa ve Amerika gerilemeye devam etti. Biliyorsunuz, zaten daha yirminci yüzyılın sonlarına doğru bu Batı ülkeleri iyice bunalıma girmişti. Toplum hayatları, aile ve iş ahlakları, insan ilişkileri kalmamıştı. Zaten hep başkalarının hammadde kaynakları ve tüketim pazarları ile ayakta duruyorlardı.”

“Evet” dedim, “eğitim düzenleri ve gençlikleri de çok bozulmuştu.” Devam etti: “Türk Elleri zenginleştikçe, haysiyetlerine sahip çıktıkça, dünyadaki itibarları arttı. Her ülkede bol bol Türk TV dizileri, Türk filmleri seyredilmeye, her yanda avaz avaz Türk müziği duyulmaya başlandı. Türkler Batı’dan öğrencilere burs vermeye, kendi evrenkentlerinde okutmaya başladılar. Bunu yaparken öğrencilerin Türkçe öğrenmesini şart koşuyorlardı.” “Evet” dedim, “daha önce Japonlar da böyle yapmıştı.”

Yeni İrlandalı dostum, (adı ‘Collin’miş) önündeki Türk kahvesinden bir yudum içti. Bir süre sustuk. “Buraya kadar iyi” dedi, “bundan sonrası acıklı. İrlanda’nın başına gelen bu sefer Amerika’nın başına gelmeye başladı.” “Nasıl olur?” dedim, “Türkler Amerika’yı işgal etmedi ki.” “Aa” dedi, “İşte onun için daha da tehlikelisi oldu.” Merakla yüzüne baktım. Görevliden bir su istedikten sonra anlatmaya devam etti. “Türkler önce Amerika’da azınlıklar için bütün derslerin Türkçe olarak öğretildiği Türk okulları açtılar. Fakat az sonra Amerikalı veliler de çocuklarını bu okullara göndermeye özendiler. Bu pahalı Türk okullarına gidenler âdetâ ayrı bir kültüre sahip, kendilerini imtiyazlı gören bir sınıf oluşturdular. O ara dünyada Japonca, Çince, Türkçe gibi dillerin önemi gittikçe artmaktaydı. Alışılagelmiş Amerikan okullarında (lise olsun, evrenkent olsun) eğitim dili İngilizce olmaya devam ediyordu. Yabancı diller de ayrıca yabancı dil derslerinde, özel yaz kurslarında yeterince öğretilebiliyordu. O günlerde eğitim düzeni başarılı olmaya başlamıştı. Gene de yabancı Türk okullarına rağbet artıyor, özenti körükleniyordu. Derken, tam kırk yıl önce en iyi bir özel Amerikan okuluna, mali durumu tam bozulmuşken, aniden on-on beş Türk, Kazak, Kırgız öğretmen geldi. Okulun o mâlî sıkıntısı arasında nasıl döviz bulduğunu bir-iki kişiden başka kimse merak etmedi. Ertesi yıl okulun eğitim dili (tüm dersler) Türkçe’ye değiştirildi. O zaman için bu çok çarpıcı bir olaydı. İlk kez bir milli Amerikan okulu, bir yabancı Türk misyoner okuluna benzetiliyordu.

Burada, Collin’in sözünü kestim. “Ne olacak? Amerikan çocukları Türkçe’yi böylece daha iyi öğrenmiş olur.” Nerdeyse öfkelendi. “Öyle şey olur mu? Yabancı dil öğretmenin böyle bir yöntemi yoktur. Çocuk aynı anda zaten zor olan fiziği mi öğrensin, Türkçe’yi mi? İkisini de öğrenemez, sadece ezberci olur. Kendi dilinde düşünemeyen, her an dolaylı da olsa kendi dil ve kültürünün değersiz olduğu kendisine telkin edilen çocukta kimlik, benlik, haysiyet duyguları nasıl gelişebilir?” “Doğru diyorsunuz” dedim, “zaten birkaç sömürge hariç böyle bir eğitim düzeni, ya da yabancı dil öğretme yöntemi hiçbir aklı başında ülkede yoktur. Ama, öyle birkaç acayip okuldan ne çıkar?

Daha pekçok olağan Amerikan okulları var ya.”
Collin âdetâ, ne kadar anlayışsız bu adam der gibi sabırsız bir havaya bürünmeye başlıyordu. Gene de bir nefes alıp açıklamaya çalıştı. Anlaşılan bu konu, İrlandalı geçmişi ile de bağlantılı olarak onu derinden tedirgin ediyordu. “İş o kadarla kalmadı” dedi, “Amerikan Eğitim Bakanlığı birkaç yıl içinde, sessiz sedasız, eğitim dili Türkçe olan yüzlerce okul açtı. Arkasından birkaç da böyle evrenkent.” “Türkler bu ayrıcalıklı evrenkentlere özellikle yardımlar yaptılar. Sonunda gerçek Amerikan okulları ikinci sınıf durumuna düştüler. Bu sefer onlar da, ‘bizim de eğitim dilimiz Türkçe olsun’ demeye başladılar. İşin kötüsü bu haince kültürel soykırım oyunu Amerika’ya oynanırken, kimseden ses çıkmıyor, herkes Amerika’da baş gösteren iç karışıklıklardan, kısa vadeli maddi çıkarlardan başka birşey düşünemiyordu.”

“Tabii” dedim, “Bu yabancı eğitim hastalığı hızla arttıkça Amerika’daki bilim, teknik, edebiyat seviyesi çok düşmüştür. En kötüsü de, kendine ve kendi toplumuna güveni olmayan, herşeyi Türklere yalvarmaktan bekleyen, temel soruları sormasını, çözüm getirmesini bilmeyen nesillerin yetiştirilmesi olmuştur. Değil mi?”

Collin, hüznü artarak (belli ki ülkesine bağlı, yanılmamışım, onurlu bir insandı) “Evet” dedi, “Sonuç olarak Amerika’nın üretkenliği, üreticiliği, tabii sonra da dünyadaki itibarı kalmadı. Yabancı, Türkçe eğitim dilli okullardan yetişenler genellikle ya gezimcilik rehberi, ya Türk şirketlerine acente oldular. Ufak tefek iş yerleri açanlar da, başlıca marifetleri yüzeysel bir Türkçe bilmekten ibaret olduğu için, o marifetlerini gösterme iştiyakiyle, iş yerlerine yarı Türkçe levhalar astılar.”
“Yazık” dedim, “Amerika bilime, tekniğe, tıbba büyük katkıları bulunmuş bir ülkeydi. Bu hallere mi düşecekti?” Verdiği izahat için kendisine teşekkür ettim. Sonra da biraz olsun, maneviyatını tazelemek için “üzülmeyin” dedim, “sizin gibi bilinçli, ülkesinin, insanlarının geleceğini, haysiyetini düşünen fertleri oldukça, bir toplum yeniden yeşerir. Yılmayın, doğru bildiğiniz yolda devam edin.” Bana insancıl gözlerle baktı.

Vakit epeyi gecikmişti. Kalktım, el sıkışıp ayrıldık. Dışarı çıktığımda sokaklar işlerinden çıkanlarla iyice dolmuştu. Caddeler, kavşaklar beş dakikada ancak bir iki metre ilerleyebilen arabalar, simsiyah dumanlar çıkaran kırık dökük otobüslerle tıkanmıştı. Tozdan, dumandan göz gözü görmüyordu. Boğulacak gibi oluyor, pis havadan nefes alamıyordum. Hatırladığım eski New York’ta da kalabalık olur, ama bu derece düzensizlik olmazdı.

Aklıma yeraltı treni geldi. Bu durumda ancak onunla bir yere gidebilirdim. Yedinci cadde ile otuz dördüncü sokaktaki girişi aradım. Yoktu. Eskiden olduğu köşeye yeni bir araba parkı daha yapılmıştı. Köşede, arabaların arasından karşıya geçme fırsatı bekleyen bir genç gördüm. Bir evrenkent öğrencisine benziyordu. Kızgın bir hali vardı. Yanaşıp yeraltı trenini sordum. “Ne treni be” dedi, “onlar tam kırk yıl önce sökülmüş. Haberiniz yok mu?” “Buralarda yoktum” diye mırıldandım, “yeraltından rahatlıkla gidilir gelinirdi. Niye sökmüşler ki?” “Niye olacak” dedi, “ƺu Türklerin danışmanları ‘trenin modası geçti. Araba demokrasidir’ deyip söktürtmüşler. Tabii kendi arabaları burada daha çok satılsın diye! ƺimdi işte gördüğünüz gibi arabası olan da perişan, olmayan da.” Ve yanımdan bir hışımla uzaklaştı.

Gördüklerim, işittiklerim beni iyiden iyiye şaşırtmış, bir hayli de üzmüştü. Kendi kendime “Allah Allah” dedim. “Bizim millet böyle fena değildi. Tarihi boyunca gittiği yerlerde insanlık öğretmiş, kimsenin diline, dinine, kültürüne dokunmamış, hep birbirinin gırtlağında olan değişik kavimler arasında bile barışı sağlamıştı. Acaba ne oldu? Törelerinde hangi etkilerle böyle köklü değişikler meydana geldi?” diye düşünürken çırpınarak, ter içinde uyandım. “Aa, iyi ki rüya imiş” dedim.

9 Nisan 2008 Çarşamba

HAYATI TERSTEN YAŞAMAK

Can Yücel'den alıntıdır...
Yaşamın en tatsız tarafı sona eriş seklidir..
Şüphesiz ki yaşamı tersten yasamak daha güzel, Hatta mükemmel olurdu. Nasıl mi ?
Cami'de uyanıyorsunuz. Bir tahta sandık içersinde, herkes karsınızda saf durmuş, iyiliğinize dua ediyor ve tüm haklar helal edilmiş vaziyette.tabuttan doğruluyorsunuz, yaşlı, olgun ve ağırbaşlı olarak. Herkes etrafınızda, büyük bir itibar, iltifatlar, çocuklar torunlar hepsi hazır.arabanıza kurulup evinize gidiyorsunuz. Doğar doğmaz devlet size maaş bağlıyor, aylık veya üç ayda bir maaşınızı alıyorsunuz. Ne güzel, hazır maaş, hazır ev....

Altmışlı yaslara kadar herşey garanti, huzur içinde yaşıyorsunuz. Sağlığınız gittikçe düzeliyor, kaslar güçleniyor, kuvvetleniyorsunuz. Bir gün çalışmak istiyorsunuz ve ise ilk başladığınız gün size hoş geldin hediyesi olarak bir plaket ve altın kol saati veriyor patronunuz.. Ve genel müdürlük veya bunun gibi yüksek bir makamdan tecrübeli bir insan olarak ise başlıyorsunuz. Herkes karsınızda el pençe divan...vücudunuzda da bazı hoşa giden hareketler de başlıyor. Gittikçe zayıflıyor forma giriyorsunuz. Diğer hormonal aktiviteler artıyor, fevkalade.....aman ne güzel günler başlıyor...

Derken bir gün patron size artık üniversiteye gitsen daha iyi olur diyor. Bu arada babanız ortaya çıkmış, "fazla çalıştın" diyor "artık eve dön, isi bırak, okumaya basla, harçlığın benden olsun..." keyfe bakar misiniz ?

Okuduğunuz dersler gittikçe kolaylaşıyor. Ekmek elden, su gölden bir dönem başlıyor. Partiler, diskotekler, kızların sayısı artıyor. Derken anne ve babanız sizi götürüp getirmeye başlıyor, araba kullanma derdi de yok artık.... Günün birinde sizi okuldan da alıyorlar, "evde otur, keyfine bak, oyuncaklarınla oyna" diyorlar..

Mamanız ağzınıza veriliyor, zaman zaman altınızı bile Temizliyorlar, hatta bu durum alışkanlık yaratıyor ve hiç tuvalet kullanmamaya başlıyorsunuz. Derken anneniz bir gün size süt verme kararını alıyor ve başka bir keyifli dönem başlıyor. Mama artık her yerde, her an ve en taze şeklinde hazır. Bir gün karanlık ilik ve sıcak bir ortama giriyorsunuz. Beslenmek için ağzınızı açmaya dahi gerek yok, bir kordondan besleniyor, sıcacık, yumuşacık, gürültü ve patırtısız bir ortamda yasıyorsunuz. Küçülüyor, küçülüyor, ufacık bir hücre halini alıyorsunuz.

Ve günün birinde müthiş bir orgazmla hayatınız bitiyor...

8 Nisan 2008 Salı

RÜZGAR ENERJİSİ



Bu sıralar rüzgar enerjisi çok ilgimi çekiyor bir makina mühendisi ve işletme sahibi olarak. bulundugumuz şehir de epey bir rüzgar alıyor,ne kadar net bir ölçüm yaptırmasam da çatıların uçtuğundan tahmin edebiliyorum.otoproduktor olarak kendi enerjimi kendim uretsem mi diye dunuyorum ancak devletin onume ne gibi "yokuslar" çıkaracağını tahmin edemiyorum; örneğin:
  1. üretilen enerji, benim bildiğim kadarıyla direk tesise değil de sisteme veriliyor, yani rüzgar esmese de elektriksiz kalmıyoruz. yani elektriği yine teiaş'ın hatlarından alacağız.
  2. rüzgar enerjisinden direk beslenmeyeceğimiz için jeneratörlerimizi tesisin yakınına kurmamıza da gerek yok yani. gidip iyi rüzgar alan bir yere tesisi yapıp hatta elektrik basabiliriz. ancak bu sefer karşımıza hat kirası olayı çıkabilir.
  3. bu otoprodüktör sistemiyle biz bir havuza enerji basıyor olacağız anladığım kadarıyla, sonra da bir şekilde teiaşla mahsuplaşacağız. kendi elektriğimizi ürettiğimiz sürece pek bir sorun yok.ama fazla üretelim satalım dersek bu sefer epdk'dan enerji üretim lisansı almak gerekecek.o zaman da devlet işleri iyice zorlaştıracak. şu an yüzlerce lisans sırada bekliyor.
  4. ilk yatırım maliyeti yüksek olmasına rağmen, -ki bununla ilgili araştırma yapıyorum belki kendi jenaratörümü yapmaya başlayabilirim uygun fiyatlara- Allah'ın rüzgarıyla elektrik üreteceğimiz için işletme maliyeti neredeyse "0" olacaktır.

BUNLARA BIR BAKIN

  • CNBC-e Business
  • Wal-Mart Etkisi-Kitap
  • Fortune Dergisi
  • Capital Dergisi
  • İnovasyonla Başarıyı Yakalayan Türkler-Kitap
  • İyi Fikir Her Zaman Kazandırır-Kitap
  • Mor İnek-Kitap